Yağmurdan Önce Ohri, Yağmurdan Sonra Trabzon

Söylenecek bir şey yoktu. Kiril alfabesinin bulunduğu yer olsa da kelimeler sessizlik yemini etmiş gibiydi.  Ohri’nin derinliğinde söylenecek o kadar çok şey biriktirmişti ki, söz olup üstümüze yağmak istiyordu. Avrupa’nın en derin gölüne bakan St. Kaneo Kilise’sinde sözler ilahi oldu. Rüzgar, suya karıştı. Dalgalar kelime olup kıyıya vurdu. Topladığım kelimelerden anlamlı bir cümle kuramadım. Kelimeleri cebime koydum, yürüdüm.

Ohri

St. Kaneo’ya ilk önce karadan değil, denizden baktım. Kilise, deniz gibi büyük gölden ne de küçük görünüyordu. Elimi suya soktum. Makedon ve Arnavut kıyılarını kucaklayan gölün, bölünmezliği, bütünlüğü, sessiz bir dirim ile anlatmasını diledim. Sanki, avuçlarımın arasından Plasika geçti. İçim ürperdi, heyecanladım. Plasika balığının pullarından yapılan incileri duymuştum. Avucumu araladım, düşümden düş ısırmıştım, elimden Ohri kaydı, eteğime damladı.

Teknede kaptanın yüzüne baktım. Sessizdi, yağmurdan öncenin sıkıntısı vardı. Bir an evvel yaygaracı turistleri indirmek ister gibiydi. Gülümsemesini çoktan kaybetmişti. Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi. Umutları, modern hayatla Ohri’nin en derin yerine çökmüş gibiydi. Bizi sessizce kıyıda bıraktı.

Kelimelerin kağıda değmesi gerekiyordu. Kıyıdan meydana geldik. Meydanın sağından Safranbolu’yu andıran bir sokağa girdik. National Workshop for Handmade Paper” yazılı tabelayı takiple el ürünü kağıt yapan ustanın yanına vardık. O anlattı, gösterdi ve elinde bir sihir gibi beliren kağıda kelimeler cümle oldu kondu: “Makedonya’nın incisi Ohri’ye hoş geldiniz”.

Zamanı yağlı vidaları arasına sıkıştırmışcasına sağlam gözüken Johannes Guttenberg imzalı orijinal baskı makinesini incelerken, radyodaki programda Safranbolu dediklerini işittik. Kağıt ustasına sorduk, Ohri’nin Safranbolu ile kardeş şehir olduğunu öğrendik. Evlerin mimarisi birbirine o denli benziyordu ki, hiç yabancılık çekmedik.

Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan Aya Sofya Kilisesi’ne yürüdük. Hava kapandığından Hacı Sofia’nın evi, mumların titrek ışıklarında olduğundan daha efsunlu gözüktü. Kutsal bilgiyi elinde tutan Meryem’i resmeden büyük ikonanın gözleri üzerimdeyken büyülendim. Gerçek mi düş mü ayırdına varamadan önümden uzun sarı saçları, herkesi esir eden güzelliği ile Sofia’nın geçtiğini gördüm. İnanamadığım için gözlerimi ovuşturduğumda, kendimi yağmurdan sonra Trabzon’daki Ayasofya’da buldum. Düşümde kaybolmuştum.

Trabzon Ayasofya Kilisesi’ndeki  melek frizleri, tek başlı kartal motifleri, yıldızları, Adem ve Havva’nın yaradılışını anlatan frizler tabiri imkansız görkemdeydi. Sofya’nın yüzü Karadeniz’e dönük olsa da, girişi iptidai yapılmış, kaba saba yüksek apartmanların arasından olduğu için üzerimde bu denli tılsımlı bir etki bırakacağını hiç düşünemezdim. Farklı yükseltilerdeki çatısının kırmızı kiremitlerini yandan sağdan soldan inceledim. Ohri’den farklı olarak Selçuklu Medeniyetinin etkilerini taş işlemelerinde gördüm. Dakikalarca incelikle boyanmış kubbeye, yer mozaiklerine baktım. Yağmurdan sonra, kilise toprak kokuyordu. Bulutların arasından beliren güneşin kilise içindeki  titrek yansımalarını, birbirini kovalayan gölgelerini izledik. Neşeli bir öğrenci grubu öğretmenleri ile içeriye girdiler. Küçük bir kız arkadaşına seslendi: “Safiye”… Düşümde yolumu buldum, uyandım. Ekim 2010 Ohri, Haziran 2011 Trabzon

Bu yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz..

Bir cevap yazın